TÜRKİYE UÇAĞI ARTIK HIZ KESMEMELİ

13 Nisan 2017
Tweetle

Doğruya doğru, fazlasıyla yorulduk. Soranlara, 4 yılın ardından düştüğümüz ruh halini böyle özetliyorum. Ahmet Kaya’nın dizelerindeki gibi “güllerin açtığı” yeni bir ülke hayali kurmuştuk oysa. Gezi eylemleri, PKK içinde barışın aleyhine sonuçlanacak bir tartışmayı alevlendirdi ne yazık ki. AK Parti’nin, hükümette olmasının “devleti temsil ettiği anlamına gelemeyeceğini” iddia eden malum ideolojik kesim, örgütün kontrolünü ele aldı.

Kürtlerin iradesini hendeklere gömmeye iman etmiş örgütün kanlı terör eylemlerinin etkisiyle savruldu ülkenin huzuru ve istikrarı. Hükümetin şimdilerde çokça suçlandığı “çözüm süreci”nde Kürt halkını devletle barıştırmaya başlamış olması sayesinde bu badireyi de atlatmayı bildi Türkiye.

1 Kasım sonrasında da benzeri bir iyimserliğe kapılmamış mıydık? Ülkeyi kemiksiz bir 4 yılın beklediğine inanmıştık. Neylersin ki bu kez de meşhur “yönetim sistemimizin” malum sakatlığı dolandı ayaklara. İktidar partisi jet hızıyla bir başbakan-genel başkan değişimi yaşamak zorunda kaldı.

Dış politikada da kavgasız sabahımız olmadı neredeyse. Rusya’nın füze tehdidi nedeniyle Suriye sınırımızı “sözde müttefik” uçaklarına emanet etmiştik. En büyük komşumuzla artık 100 milyar dolarlık ticari hedefimizi değil savaşın dilini konuşur olduk. Olacak iş değildi, böyle gidemezdi. Ama çözümü getirecek geleneksel diplomasi kanalları da tümüyle kapanmıştı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın rasyonel devlet adamı kimliği yetişti imdada. Rusya lideriyle farklı kanallardan temasa geçildi. “Arka kapı diplomasisi” tutunca Rusya’yla ilişki uçurumun eşiğinden döndü. Bu arada uzun zamandır derin dondurucuda bekletilen İsrail’le normalleşme anlaşması da ülke çıkarlarına uygun olması gibi gayet realist bir gerekçeyle siyasi riskleri de göze alınmak suretiyle imzalandı.

Dışarıda işlerin nihayet rayına girdiğini düşündüğümüz anda da 15 Temmuz ihanetini yaşadık. Arkamızdan değil, içimizden vurulduk. Hain darbe girişimini atlattık ama bu arada büyük de bir bedel ödemek zorunda kaldık.

Şu anlattıklarım son dört yıldan aklımda kalanlardan ibaret. Yaşadığımız yorgunluğun, karşılaştığımız ihanetlerin temeliyse çok daha eskilere uzanır. Yabancı bir diplomatın sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Hayatının önemli bir bölümünü Türkiye’de geçiren diplomat şöyle demişti: “Türkiye pistte hızlanıp havalanmasına çok az kala hızını kaybeden bir uçağa benziyor. Tarihi boyunca birçok kez tam uçacakken hız kaybettiği için pistin başına dönen bu uçağın isterse uçabileceğinden eminim ama yine de neden bir türlü havalanamadığını anlamıyorum.”

Bu yabancı diplomat tespitinde haksız mı şimdi? Mustafa Kemal’i düşünün. Bu ülkeyi uçurmaya çalışırken gizem perdesi halen de tümüyle aşılamamış bir kriz yaşamadı mı yardımcı pilotu İsmet İnönü’yle? AdnanMenderes’i ya da... Ülkenin potansiyelini ortaya çıkarmak istediği için asılmadı mı? Turgut Özal’ı, Süleyman Demirel’i düşünün dilerseniz.

Ahmet Necdet Sezer’in Bülent Ecevit’le yaşadığı krizi unuttuk mu? Ülke yönetimini kilitleyen koalisyon krizlerini, darbe davetiyesine dönüşen Cumhurbaşkanı seçimlerini düşünmeye çalışın.

Bize aslında hiç yabancı olmayan yabancı diplomatın çözemediği nokta, Türkiye uçağının sürekli hız kaybedip her seferinde kalkış noktasına dönmesinin sebebi, yani en büyük sorunlarımızın çözümünü imkânsız kılıp ülkenin potansiyelinin ortaya çıkmasını engelleyen şey, kokpitteki pilotlarımızın kavga etmesini teşvik eden çift başlı yönetim sistemimiz olabilir mi acaba?

Cevabı gayet iyi biliyoruz aslında. 2002 yılından beri hem rampayı tırmanıyoruz hem de yolumuza çekilen bariyerleri aşmaya çalışıyoruz. Evet kan, ter içindeyiz; çok yorulduk belki ama düzlüğün yakın olduğunu da görebiliyoruz. Hayır, bu noktada frene basamayız. Bunu aklımızdan bile geçiremeyiz. Gerisi uçurum zira, durursak tekrar kalkamayız, geriye savrulur, tüm emekleri heba ederiz, biliyoruz.

 

Özcan TİKİT

Habertürk

otikit@htgazete.com.tr