ALTI GÜN SAVAŞI’NDAN SONRAKİ ARAP DÜŞÜNCE DEVRİMİNİ KİM YOK ETTİ?

18 Haziran 2017
Tweetle

Kısa bir an için de olsa 1967 savaşı Arap dünyasında bir umut ışığının parlamasına da yol açmıştı. Arap devletleri arasındaki dengede muhafazakârlar öne çıkmıştı çıkmasına ama iki önemli gelişme Arap dünyası açısından farklı bir gelecek umudunu da yeşertmişti. Mısır halkı kendilerini felakete sürükleyen liderleri Cemal Abdülnasır'ın istifasına karşı çıkmıştı ancak bunun karşılığında "devrimci" rejimin boğucu despotluğunun bitmesini de istemişti.

Lübnanlı gazeteci Hişam Melhem'in, Foreign Policy dergisindeki çarpıcı yazısında hatırlattığı gibi cesur, başını Suriyeli aziz insan Sadık Celal el Azm'ın çektiği çoğu solcu Arap aydını yaşanan felaketin üzerine yerleşik rejimlerin otoriterliğini, çürümüşlüğünü, yetersizliğini mercek altına alıp bir düşünce devrimini başlatmaya çalışmıştı. Sokaklar özgürlük talep eden öğrencilerle dolup taşıyordu.

Ne var ki, stratejik dengede üstünlüğü ele geçiren Suudi Arabistan yenik rejimlere kendilerini toparlamaları için gerekli maddi desteği sağlayarak o isyan anının bastırılmasını mümkün kıldı. Dahası o günlerde büyük bir heyecanla yeni bir Arap doğuşu bekleyen laik düşünürlerin beklentilerinin aksine, 20 yıl sonra cihadcılığa evrilecek İslamcılık güçlenmeye yaygınlaşmaya başladı.

O umut günlerinin ışıklarından birisi de Filistin Kurtuluş Hareketi'nin heyecan verici bir örgütlenmeyle tarih sahnesine dönmesiydi. Arap devletlerinin ezilerek yenilmesi, 1936'daki büyük isyanı 1939'da çok kanlı şekilde bastırılan Filistin halkının üzerindeki Arap devletleri vesayetinin gevşemesine, Filistinlilerin kendi kaderlerine hâkim olabilecekleri bir alanın açılmasına imkân sağlamıştı.

Filistinlilerin uyanışını kontrol etmek amacıyla Mısır güdümünde kurulmuş Filistin Kurtuluş Örgütü savaştan sonra dinamik gerilla hareketi el Fetih'in kontrolüne geçecek, bayrağı bu örgütün lideri Yasir Arafat ve FKÖ içindeki daha solcu örgütler taşıyacaklardı. Arap devletleri bu gerçeği Arap Birliği'nin 1974'teki Rabat zirvesinde kabullenerek FKÖ'yü Filistin halkının yegâne meşru temsilcisi ilan edecektir.

Filistinli düşünür Ahmet Samim Halidi'nin yazdığı gibi "İsrail'in Arapları yenerken Filistinlileri hayata döndürmesi 1967 savaşının önemli bir paradoksudur." O güne kadar Arap-İsrail meselesi olarak görülen sorun artık ikiye ayrılacaktır. Birinci boyutunda İsrail ile Arap devletleri arasında savaşta alınan toprakların iadesi odaklı bir ilişki yani tipik devletler arası bir ilişki vardır. Nitekim, 1967 savaşı sonrasında Hartum'da toplanan ve meşhur "3 hayır" kararı (İsrail ile müzakereye, barışa, tanımaya hayır) ile bilinen Arap Birliği zirvesi aslında diplomatik bir çözüme gitmenin çağrısını da yapar.

İkinci boyutunda ise iki halkın aynı topraklar üzerinde hak iddia ettikleri, duygusal boyutu çok daha derin, iki milliyetçiliğin çatışması vardır. Devletler arası sorun bilinen mekanizmalarla çözülebilse bile, iki milliyetçiliğin, iki milletin kavgası bitecek gibi değildir. İşgal ile direniş arasındaki ilişki bu nedenle yalnızca hatta öncelikli olarak bir güvenlik sorunu sayılamaz.

Bir Arap devriminin taşıyıcısı olma iddiasıyla ortaya çıkan FKÖ, sonunda tüm Arap devletlerini tanımlayan çürümeden de nasibini almış, yerleştiği Ürdün ve Lübnan gibi ülkelerde elindeki silahlı güçle iktidar olmaya yeltendiği için ya ağır bedeller ödemiş ya da kendi meşruiyetini sorgulatacak hale gelmiştir. 1993'te İsrail ile imzalanan Oslo anlaşmasından sonra Filistin Yönetimi'ni oluştururken halkını bir arada tutma ve mücadeleyi sürdürme başarısını gösteren Arafat, yönetim konusunda tipik, çürümüş bir Arap despotundan öte performans gösterememiştir. Tıpkı bugün Gazze'de Hamas'ın yaptığı gibi.

Filistinlileri geleceğe taşıyacak olan enerji her şeye rağmen topraklarına bağlı kalmaları ve uzun acılar sonucu oluşturdukları ulusal kimlikleridir. İşgalin başlamasından elli yıl sonra bir barış anlaşması ihtimali çok uzak olduğuna göre, Filistinliler ile İsrail arasındaki çekişme, kah çatışma kah diplomasi yoluyla sürecektir.

 

Soli Özel yazdı